İslam Ve Modernite: Eksiklik Kompleksi

Bu başlıktaki yazılar Dücane Cündioğlu'nun Ankara İlahiyat'taki konuşmasıdır...

İslam ve Modernite konusunu ciddiyetle konuşabileceğim nadir mekanlardan birinde bulunuyoruz. Çünki Ankara İlahiyat yetiştirdiği hocalarla modernite ve modernist konusunda büyük farkla, ciddi biçimde uğraşan zekaları yetiştiren bir okuldur. Problemlidir... O yüzden payına düşen sevimsizliği ısrarla üzerinde tutmayı becermiştir.

O bakımdan buraya gelirken ne kadar açık konuşmam gerektiği konusunda tereddüt etmedim desem yalan söylemiş olurum. 
İçinde bulunduğumuz durumun vehameti nedeniyle çağdaşlıkla  ki çağdaşlık kelimesini kullanmaya bile korkuyoruz.
Modernite sözcüğünü tercih etmemin sebebi çağdaşlık kelimesinin üzerindeki olumsuz duygudur. Olumsuz algılanmasının nedenlerinden biri çağdaşlaşmayla batılılaşmanın aynı şey zannedilmesidir...

İki temel tepkiyi burda ayırdetmek isterim tartışmaya başlamadan önce;
Birincisi, bu çağdaşlık meselesi içinde yaşadığımız dünyayı anlama ve yorumlama düzenimiz bir direnç , karşı koyma , yadsıma olarak tezahür etti. Ben o gelenekten gelirim. Yeni olan herşeye karşı ciddi bir kuşku, tedirginlikle yaklaşırım. Hala da öyle yaklaşıyorum.
Bide kraldan çok kralcı olmak anlamında çağdaşlık meselesini bir bilinç ve kavrama biçim değil daha çok bir  kıyafet, davranma biçiminde empoze eden bir siyasi alışkanlıklarımızdır

Nerde, hangi tarafında yer almalıyız? Yani modernite ve çağdaşlığı içinde bulunduğum dünyayla eşzamanlı olarak hesaplaşabilme olanağı olarak düşünüyorum. Yani kendi çağımdan haberdar olmak demek; içinde bulunduğum, nefes alıp verdiğim, teknolojik olarak yararlandığım hatta eğitimini aldığım(çağdaş eğitimden geçiyoruz) dünyanın bilinç yapısını kavramak konusunda ne kadar istekli olup olmadığımız konusuyla alakalı bir dilemma var.
Bir taraftan muhafazakarlık(değerleri, ahlakı muhafaza etme) bir taraftanda içinde yaşadığımız çağın olanaklarından yararlanmak.

Şimdi İslam dünyasının bu karşıtlık, bu çelişki karşısında kullandığı çözümlemeler en azından Tanzimat'tan bu yana İslamcı reflekslerin tamamı, istisnasız içinde yer almadıkları bir çağdaşlığı kavramaktan çok uzak bir bilinç yapısında ona dahil olmak ya da onu yadsımak, ne kadarını kabul edelim ne kadarını reddedelim muhasebesinin içerisinde başladı ve hala aynı hızla devam ediyor.

Mehmet Akiflerde falan bilirsiniz batının ilmini, fennini alalım ama ahlakını almayalım.

Bu problemlerle karşılaşırken önce yüzleşme konusunda cesur davranmalıyız.

Neden? Çünkü İslam Dünyası daha evvelde de kendisine ait olmayan uygarlıklarla, kültürlerle karşılaştı. Bağdat'ta olduğu gibi Yunan kültürü, felsefesi, bilimiyle karşılaştı. Alacaklarını aldı, kabul etti, itiraz etti ama neticede hiç korkmadan bambaşka bir kültürü bambaşka bir düşünce dünyasını kavramaktan, onlar aracılığıyla kendisini yeniden düzenlemekten korkmadı...

Modern zamanda buna benzer bir karşılaşmayı 18. Yüzyılda Batı Medeniyetiyle karşılaşırken yaşadı.

Ancak arada bir fark vardı. 9. Yüzyılda İslam dünyası siyasi ve askeri olarak galip tarafı temsil ediyordu. İdeolojik olarak hiçbir eksiklik kompleksi yoktu.
O yüzden kabulleri ve itirazlarında sahici ve kıran kırana bir savaş oldu. Ve tam bir galibi olmadı.

İmam Gazali Tehafüt-üt Felasife'yi yazdı ama Aristoteles'in düşünme teknolojisini medreselere sokmak zorunda kaldı.
Hatta daha da açık konuşabilirim İbn-i Sina' da reddettiği her ne varsa gizlice ondan alıp yeniden üretmekte çekinmedi.
O yüzden bazı kitaplarında Farabi, İbn-i Sina hatta bilinçli veya bilinçsiz Platon ve Aristotelese yönelik eleştirirken diğer kitaplarında bu adamlara ait düşünceleri yeniden İslami bir dille üretmekten çekinmedi.

Şimdi 18, 19 ve 20. Yüzyılda islam dünyası siyasi, askeri ve daha da önemlisi ideolojik olarak galibi olarak değil mağlubu olarak karşılaştı batı dünyasıyla. İşte yadsımalar vs. bu dönemde ortaya çıkmaya başladı. Ve biz en azından İslam dünyasının batıya, batının sınırında yaşayan bir ülkenin insanları olarak batıya ait olana ya da içinde yaşadığımız moderniteye uygun olana ilişkin en güçlü rediyeleri ve en güçlü kabulleri eşzamanlı olarak gösterdik.

Bu tamamen travmatik bir durumdur. Bu yadsımanın, bu küçümsemenin ne anlama geldiğini bugün daha serinkanlı olarak tartışabiliyoruz. Fakat tarihin yükü omuzlarımızda ve bazı problemler var.
Bu problemleri sağlıklı bir şekilde tartışma olanaklarından uzak durumdayız. Hemen yüzleşme korkumuz ortaya çıkıyor.

Çünkü mağlubiyetin bizde uyandırdığı en büyük hasar bendenize göre sahip olduklarımızı hakettiğinden daha fazla yüceltmek, sahip olmadıklarımızı hakettiğinden daha fazla aşağılamaktır.

Dolayısıyla inançlarımızda kuşkuya düştüğümüzde serinkanlı biçimde meseleleri bir düşünce problemi olarak ele alamadık.

Ben kendim Başörtüsü Risalesi adlı eserde türkçedeki ilk belki de son risaledir. Bu fakir kaleme aldı.
Şimdi biz mesela bunu yıllar sonra farkettiğim için söylüyorum başörtü meselesini ki ben bu konularda olabilecek en apolitik yazanlardan biri olarak söylüyorum; tamamen teknik bir mesele olarak karışmıştım ama buna rağmen başörtüsü meselesi o dönemde dokunmayın bacıma üslubundan öte entelektüel bir değer taşımadı.
Yani bugün Türkiye özelinde konuşcak olursak örtinmeyle utanma-iffet arasında nasıl bir bağ var meselesi hiç konuşulmamıştır...

* * *

Şimdi müslümanların sünnet olmasını vacip, haram, mendup, mübah yani ahkam-ı şeriyye açısından nereye koyacaz?
Yani sünnet olmazsa bir müslüman çocuğu ne olur?

Bakın bütün ilahiyat camiası yani sadece Türkiye değil bütün İslam dünyası böyle bir soru karşısında hazırlıksızdır. Bir tek cümlemiz yoktur. Sünnet olmasak ne olur?

Verilecek cevap olmamasının nedeni semboller söz konusu olduğunda analizin önü kapanır. Şimdi birazdan mesele ciddiyet kazanınca ne kastettiğimi daha iyi anlayacaksınız.

Yazının devamı için tıklayın...

Yorumlar