Gazali Bilim ve Düşünce Karşıtı Mı?


Bir zamanlar Doğuda, atları canı gibi seven bir hükümdar vardı. Bin yıl at denince başların çevrildiği ülkenin; ılgınların, fayrapların, karaköselerin, kındıraların göverdiği mürenlerden dünyanın dört tarafına gürlek yeleli taylar yetiştiren ülkenin; yoksulların hükümdarı.

Gelgelelim, atları sevdiği denli binicilikteki harikulade becerisinden ötürü kendi ülkesinde bile —atlar ülkesi— yadırganan hükümdarın acıklı yalnızlığı dile getirilemez. Haylidir atların gözden düştüğü çağdı, çünkü çağ.

Hükümdarın becerisi, kısa zaman eriminde, ülke sınırlarını taştı ve tezinden ucube bir şöhret, alay konusu bir efsaneye dönüşerek zenginlik diyarı Batı ülkesi imparatorunun kulağına ulaşıverdi. Sözüne ancak eski metinlerde rastlanabilecek değersiz, densiz bir uğraşta ünlenmek, o çağda, Doğululara özgü ahmaklık örneği olsa gerekti. Böylesi maskaralığa seyirci olmanın can sıkıntısından darlık çeken kendisini ve maiyetini eğlendireceğini düşünerek, İmparator, yoksulların hükümdarını sarayına çağırdı.

Çağrıyı alan kabulden geri durmadı —ne yazık ki! Yine de hükümdarın çağrıdaki düz alay kokusunu sezinlemediği söylenemez.

Ay geçti geçmedi, hükümdar, imparatorun sarayına vardı. Ertesi gün, manejde kendisini bekleyen topluluğun önüne çıkınca, atıyla bağdaşık ama ters düz ama dolambaçlı kırk tür oyunla gösterdi hünerini. Gösteri bittiğinde atından inerek imparatora yürüdü doğruca. Armağan sunuşu diye, imparatorun yanı başındaki başmabeyincinin avucuna, kendince en sevgili varlığın yularını bırakıp geri çekildi.

Mütekebbir imparatorun gözünde sefil bir Doğulu hükümdarın hara değil alicenaplık. Üstelik armağan diye bir haşmetliye at sunmak mankafa işi…

İmparator yalpalayarak doğruldu koltuğundan fil kalkışıyla; hayli semirgin bir gövde. Güçbela birkaç adım atıp, alaycılığını hiç sakınmadan, sırıtarak hükümdara yaklaştı. Kulağına “Size bir öğüt vereyim de zenginliğin ve gücün sırrı olarak tutun!” diye fısıldadı ve devam etti:

— Bizler, binek olarak su aygırlarını kullanırız; atları da yeriz!

Denir ki: Hükümdar ülkesine döndü ve çok değil, yedi kış sonra, varsıl Batı topraklarını ordusuyla uçtan uca çiğneyip geçerken, imparatorun bu öğüdünü hatırlayıp durdu, muhteşem beyaz bir kısrağın üstünde…

Metin Tavukçuoğlu - Keşf-i Kadim Önsöz


Bazı şeyleri anlamak inanın çok zor oluyor. Hakikatı öğrenmek için bazı şeyleri yırtıp aşman gerekiyor. Ve görmek gerekiyor.

Gazali' yi anlamakta biraz kendini görmekle alakalı. Tüm batı karşısında içine girdiğimiz aşağılık komplekslerinden kurtulup sadece hakikatı keşfetmekle alakalı. Hakikatı keşfetmek.

Hakikati bulabilmek bazen bir ömrü alır ama. Bakın Gazali ne diyor;

"Bâtınîliğin bütün gizliliklerine varıncaya kadar inceledim. Zâhiriyyeye mensûb olanların tutduğu yolun neden ibâret olduğunu araştırdım. Her felsefecinin felsefesinin iç yüzünü araştırdım. Her kelâmcının sözünü ve mücâdelesinin netîcesini anlamak için gayret etdim. Bir tesavvuf ehlinin kalb temizliğine nasıl ulaştığının sırrını anlamaya çalıştım. Bir âbidin çok ibâdet etmesinin ona ne sağladığını araştırdım. Allahü teâlâya inanmayan bir zındıkın, bu inkâra cür’et etmesinin sebebini inceledim."

Arayış... Tüm önyargılardan tüm kendine dayanmalardan kurtulup sadece gerçek olanı bulmaya çabalayış...

Peki biz ne kadar anladık Gazali'yi. Ne kadar aradık....
Gazali'ye bakışımız ne kadar doğruydu? Ne kadar gerçekti? Ne kadar fanteziydi.
Gelin bir bakalım Gazali algımıza.

**********

Batılılar İslam tarihine bakarlarken Abbasilerin yıkılması sonrası dönemi ve Gazali sonrası dönemi yok sayarlar.
Ve İmam Gazali'nin özgür düşünceyi yok ettiğini, dini hakim kıldığını ve bunun sonucunda doğunun ve islam dünyasının çöp yığını haline geldiğini söylerler. Bunu söylerlerken bir taraftan kendi akılcı aydınlanmalarını yere göğe sığdıramazlar.

Bu lafların etkisiyle arapçılar o korkunç Gazali sonrası dönemi reddelerler. Bu yüzden tarihlerini 1914' ten başlatırlar.
Gene bu laflarla büyüttükleri ülkemizin aydınlık (yani islam düşmanı ;d ) kesimlerine de reddettirirler o utanılacak(!) geçmişi. Onlarda tarihlerini 1923 ten başlatırlar.

Geriye ne kaldı peki? Selçuklu ve Osmanlılar. Saldırın bu ikisine. Dücane Hocanın deyimiyle vurun abalıya.

Bir taraftan Arapçılar gelsin size mukallidler ve kelamcı kafirler desin, diğer taraftan ülkemizin kendini aydınlık zanneden kesimi gelsin sizi ve Gazaliyi aşağılık bir yobaz olarak tanımlasın...
Sonu gelmez... Ülkemizdeki oryantalist tarihçiler ve hatta oryantalist - selefi kırması ilahiyatçılar bile toptan Gazali'ye ve Selçuklu, Osmanlı'ya hücum etsin...

Peki bu kadar hücum ve linç girişimi haklı mı? Bütün Selçuklu ve Osmanlı'yı itibarsız bir müsveddeye indirmek, bunuda Gazali üzerinden yapmak?

Tabii bazı insaflılar gerilemenin sırf Gazali yüzünden değilde onun takipçileri ve onun gibiler yüzünden olduğunu söylerler. Ama onlara sorsan kim bunlar? diye. Bir tane isim bile veremezler...

Her neyse Gazali algımız aslında bize kim olduğumuzu söylüyor bir nevi. Peki Gazali hakkındaki asıl hakikat ney?

**********

HAKÎKATI ARAYANLARIN KISIMLARI

Allahü teâlâ, lutfü ve keremi ile, beni hakîkat olmadığı hâlde hakîkat gibi görünen şeylere i’tibâr etmek hastalığından kurtardı. Böylece, hakîkati arayanların dört kısma ayrıldığını gördüm.
1– Kelâm âlimleri: Bunlar, rey, ya’nî düşünerek elde edilen hükm ve istidlâl, ya’nî delîl ile anlamaya sâhib olduklarını iddi’â ederler. 2– Bâtınîler: Bunlar, hakîkatin ma’sûm bir imâmın ta’lîmi ile, ya’nî bildirmesi ile öğrenilebileceğini, hakîkatı ondan anladıklarını iddi’â edenlerdir.
3– Felsefeciler: Bunlar, mantık ve burhân, ya’nî kesin delîl sâhibi olduklarını iddi’â ederler.
4– Sûfîler: Bunlar, tasavvuf ehli olup, Allahü teâlânın seçilmiş kulları, keşf ve müşahede sâhibi olduklarını söylemişlerdir.

(...)

Bahsi geçen dört gurubun düşüncelerini ve özelliklerini dikkatle araştırmaya başladım. İlk önce, kelâm ilmini, sonra felsefe yolunu, dahâ sonra bâtınîlerin ta’lîmâtını, en sonunda da tasavvuf ehlinin yolunu inceledim.


İşte Gazali hakikat yolculuğuna böyle başlıyor. Günümüzde onu ruhbancılıkla ve tarikatçılıkla suçlayanlar batınileri yerden yere vurduğunu biliyorlar mı? Gerçi tasavvufa müşriklik diyen asrın haricilerine laf anlatmak çok zor.

Her neyse biz Gazali'nin bilim düşmanlığına(!) ve felsefecileri neden eleştirdiğine gelelim;

"Riyâziyye; matematik, geometri ve astronomi ilmlerinden ibâretdir. Bunların hiçbirinin ne müsbet ne de menfî yönden, dînî mes’elelerle bir alâkası yoktur. Bunlar, aklî delîller ile isbât edilen şeylerdir. Anlaşılıp öğrenildikden sonra, inkâra yer kalmaz. Fakat bu ilmlerden iki mahzûrlu durum ortaya çıkmıştır.

Birinci musîbet, bu ilmlerle uğraşan kimse, bunlarda gördüğü incelikleri ve delîlleri hayretle karşılar. Bu sebeble felsefecilere karşı takdîr hissi uyanır. Felsefecilerin bütün ilmleri açık ve kuvvetli delîle dayanmak bakımından bu ilmler gibidir zan eder.

 Sonra, felsefecilerin Allahü teâlâyı inkâr etdiklerini, küfrlerini, ma’neviyâta kıymet vermediklerini, sağdan soldan işitir ve sırf onları taklîd etmek sebebiyle kâfir olur. Kendi kendine, din hak birşey olsaydı, matematik ilminde bu kadar ilm sâhibi olan büyük insanlarca ma’lûm olurdu, onlara gizli kalmazdı der. Onların inkârını işitince, dîni inkâr etmenin doğru olduğuna kanâ’at getirir. Başka hiçbir dayanağı olmadığı hâlde, sâdece böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkmış nice kimseler gördüm. Onları taklîd ile, doğru yoldan ayrılan bir kimseye: Bir ilmde mâhir olan kimsenin diğer ilmlerde de mâhir olması îcâb etmez. Fıkh ve kelâm ilmlerini iyi bilen bir kimsenin, tıp ilminde de mütehassıs olması îcâb etmez. Diğer tarafdan, aklî ilmleri bilmeyen bir kimsenin, nahv ilmlerini de bilmediği iddi’â edilemez. Her ilmin erbâbı vardır ve o ilmde ilerlemiştir. Diğerlerini geçmişdir. Bunlar ba’zan başka ilmlerde câhil durumuna düşerler. Eskilerin matematiğe âid sözleri delîle dayanır. Fekat ilâhiyyâta dâir sözleri tahmîne dayanır. Bunu ancak onunla meşgûl olup, tecribe eden anlar diyerek açıklanılsa,, bunu anlamaz ve kabûl etmez. Nefsinin ağır basması, kendini akıllı göstermekden hoşlanması ve tembellik arzûları gibi hâller, o kimseyi bütün ilmlerde felsefecilere iyi gözle bakmaya ve bunda ısrâr etmeye sevk eder. Bu durum ise, büyük bir felâketdir. Bu sebeble, bu ilmlerle fazla meşgûl olanları men’ etmek lâzımdır. Her ne kadar bu ilmlerin din ile alâkası yoksa da, felsefecilerin ilmlerinin başlangıcı olduğu için, felsefecilerin uğursuzluğu ve kötülüğü, o kimselere de bulaşır. Bununla fazla meşgûl olanlar arasında dinden ç›kmayan, takvâ geminden sıyrılmayan, ya’nî takvâdan uzaklaşmayan pek az kimse vardır.

İkinci musîbet, islâm dîninde samîmî olan kimseler sebebiyle doğmuşdur. Bunlar, felsefecilere âid bütün ilmleri red etmeyi dîne hizmet saydılar. Böylece, onların bütün ilmlerini red edip, câhil olduklarını iddi’â etdiler. Hattâ onların güneş ve ay tutulması ile alâkalı sözlerini kabûl etmediler. Bu iddi’âların dîne muhâlif olduğunu söylediler. Câhillere yakışan bu iddi’âları, güneşin ve ayın tutulmasını kesin delîllerle bilen kimse işitince, kendi delîlinde şübheye düşmez. Fekat islâm dîninin kat’î delîlleri tanımadığını, câhillik üzerine kurulduğunu zan eder ve felsefeye karşı sevgisi artar. İslâmiyyetden yüz çevirir. Bu ilmleri red etmekle, islâmiyyete hizmet yapdıklarını zan edenlerin, din aleyhinde işledikleri cinâyet çok büyükdür. İslâmiyyetde bu ilmler hakkında müsbet ve menfî birşey bildirilmemişdir. Bu ilmlerde de dînî mes’elelere dokunacak birşey yokdur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurmuştur:  (Ay ve güneş, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren iki mahlûkudur. Kimsenin ölmesi ve kalmasıyla tutulmazlar. Onları görünce, Allahı hâtırlayınız.) Bu hadîs-i şerîfde güneşin ve ayın hareket etdiklerini ve bu hareketleri sırasında yanyana veyâ karşı karşıya geldiklerini bildiren hesâba dayalı astronomi ilmini red eden hiçbir hükm yokdur. Bu hadîs-i şerîfin sonu olarak gösterilen, “Ancak, Allah bir şeye tecellî etdiği zamân, o şey ona baş eğer” cümlesi mu’teber hadîs kitâblarında yokdur. İşte riyâziyye ilminin hikmeti ve mahzûru budur..."


Gördüğümüz gibi Gazali'nin bilime düşman olduğu iddiası boş bir iddiadır. Onun düşman olduğu şey Filozofların kader yoktur, dünya ezelidir gibi iddiaları ve bu iddiaların halk kesimlerini dalalete düşüreceğidir.
Bu iddiaların tutarsız olduğunu ve filozofların mantık ilminden uzak olduklarını söylemiştir.

Ama bu tutumdan 'Gazali bilim düşmanıdır' anlamı çıkartan bazı(yersen) akademisyenlerimizde var maalesef. Onlar Gazali'nin ikinci musibet hakkındaki ikazlarını bilerek gizlerler.

Gene bu noktada Gazali'nin İbn-i Sina'yı tekfir etmesi üzerinden senaryolar kurarlar. Gazali'nin tekfiri ilmi tekfirdir. Yani müslüman ahali tarafından ciddiye bile alınmaz. Ahaliyi geçelim hangi islam alimi İbn-i Sina'ya kafir deyip çalışmalarını yok saymış?


İbn-i Sina'ya kafir deyip ateist iması yapanlar yeni türemiş ve doğu-batı arasında zihnini bulandırmış kişilerdir. Eş-Şeyh'ur-Reis İbn-i Sina'yı Avicenna yapmak kolay mı?

Fahreddin Razi'de Gazali gibi Şafii-Eş'ari kelamcısıdır. Ve Gazali takipçisidir. İbn-i Sina'nın çalışmalarını över. Aynı zamanda Fahreddin Razi bir fizikçidir. Buda Gazali'yi ve sonrasını bilim düşmanı lanse etmenin tutarsızlığına örnektir.
Gene Eşari-Osmanlı geleneği temsilcisi Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirinde bile İbn-i Sina'dan iktibaslar var.
Ki birçok Sünni İbn-i Sina'yı dindar biri olarak görür ki gerçek olan budur. Eşari ve Matüridi gelenek toplayıcıdır, dışlayıcı değil.
Bu yüzden birçok farklı din-felsefe anlayışı Osmanlıda olmuştur.

Burada değinmek istediğim başka bir noktada var. Müslümanların aşağılık kompleksi...
Çünkü bazı müslümanlar(özellikle Modernistler) batı karşısında geri olmanın dayattığı hissiyatla kendine hayali bir islam anlayışı kuruyorlar. Ve Gazali sonrası dönem hakkında hiçbir şey bilmeden kötülüyorlar.

Gene bu cahil arkadaşlar İslamın Altın Çağı'ndaki bilimsel çabaların kendi zihinlerindeki modernist islam anlayışı sayesinde olduğunu sanıyorlar. Tabiiki Meşşai filozoflarının ve o dönemde bilimsel çalışmalar yapan Mutezili, Sünni veya Şii bilim adamlarının içinde dindarlar olabilir ama bu filozoflarının ve düşünürlerin bilimsel çalışmalarının dinle veya metafizik felsefeleriyle alakası yok.

Gazali'nin vurgulamak istediği şey de bu. Dinin temel nassları, felsefe, bilim birbirlerinden ayrıdır. Biri inançsal, biri düşünsel, biri deneyseldir...


Gazali'nin Meşşai felsefecilerine eleştirileride haklı eleştirilerdir. Tehafütte okuduğumuz üzere Gazali sadece dini merkeze alarak bir eleştiri yapmıyor aynı zamanda Aristotetelesçi düşünce yapısını yani mantığıda merkeze alarak bir eleştiri yapıyor. 

Bu ontolojik temel üzerine oturmuş epistemolojik eleştiriler felsefeyi yani nazarı bitirmez. Ki Gazali'nin yaptığı eleştirilerin aynısını Descartes, Pascal, David Hume, Bayle, İmanuel Kant gibi felsefecilerde yapmıştır. Hatta Gazali'nin tabiat kanunlarına yaptığı eleştirinin aynısını David Hume yapmış ve bu Kant'ı dogmatik felsefenin uykusundan uyandırmış ve Kant'ın akla yönelik eleştirileri felsefede Kopernik devrimi olarak adlandırılan devrime sebep olmuştur...

Konuyla ilgili Hasan Ayık'ın "Gazali'nin Eleştirileri Felsefeyi Bitirdi Mi?" başlıklı çalışmasının sonuç bölümünü yazıyorum;

Gazali’inin eleştirileri, belli bir ontolojik temel üzerine kurulmuş  mantık ilmi çerçevesinde yapılan epistemolojik soruşturmalardır. Söz  konusu  eleştirilerde Gazali, bütün bir felsefi düşünceyi değil, dönemindeki meşşai filozofları eleştirmiş, onların kullandıkları  delilleri  “genel-zorunlu-doğru” deliller  olarak nitelemelerine karşı  çıkarak  bunun epistemolojik hesabını  sormuştur. Çünkü Gazali, akla ya da aklın ortaya koyduğu felsefi düşüncelere değil, “akıl  için mümkün modellerden biri” olan meşşai felsefeye ait düşüncelerin, “genel-  zorunlu- doğrular” olarak sunulmasına karşıdır. Bunun yanında Gazali’nin  metafiziğe  de  tamamen  karşı  çıktığını  söyleyemeyiz.  Çünkü o,  metafiziğe değil metafiziğin evrenle ilgili açıklamalarının hayal ve vehme dayandığı  halde  zorunlu- doğru olarak kabul edilmesine karşı çıkmıştır.  

Gazali’nin meşşai felsefeye yönelik bu  eleştirilerine benzer düşünceler, ondan dört yüz yıl  sonra  Rönesans  düşünürlerinden G. Bruno tarafından söylenince devrim  niteliğinde bir  değişim olarak kabul edilmiş  ve Kilise tarafından, Roma’da  diri diri yakılmıştır. Ayrıca  Gazali  gibi, Gazali’nin eleştirilerine baktığımızda sadece  bir  anlayışa karşı  çıkış  değil  hem o anlayışın kullandığı delillerin mantık ilmi  bakımından  değerlendirilmesi, hem de  akli zorunluluk  denilen ve burhani delil  adı  verilen  delillerin yetersizliğinin ortaya konulması çabasıdır. Denilebilir ki Gazali’nin bu eleştirileri, bir yönüyle saf akla  dayanan felsefenin, diğer bir yönüyle  saf aklın önermelerinin eleştirisidir.  Bu  durum,  aynı  zamanda saf  aklın gücünün ve sınırlarının belirlenmesi  meselesidir.  Gazali’nin 11. Yüzyılda yaptığı  bu eleştiriyi D. Hume  ve Kant 18.  Yüzyılda yapabilmiş  bu  sayede Kant “dogmatik  uykusundan uyararak” aklın konusu, sınırlarını  belirleyebilmiştir. 


Felsefeciler dini meseleleri yorumlarken de mantık ilmini pek kaale almamışlar. Bakın Gazali nasıl değiniyor;

"Evet, felsefecilerin mantık ilminde bir takım haksızlıkları görülmekdedir. Onlar burhân dedikleri kesin delîller için, bir takım şartlar koymuşlardır. O delîl bu şartları taşıyınca, kesinlik ifâde etdiği anlaşılır. Fakat dînî mes’eleleri incelerken, bu şartlara tam uymamışlar, çok müsâmahâkâr davranmışlardır."    

Gazali'nin mantığı dini ilimlerde tatbik etmesi ve kelamın içine sokması çok faydalı sonuçlar vermiştir. Dünya tarihinde bir hukuk kitabına mantık ilmini ilk ekleyen İmam Gazali'dir.
'Mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez!' sözü ona aittir.


Şimdi en önemli kısma geçelim. Gazali neden bu kadar önemli?


Gazâlî öncesi dönem, İslam Düşüncesi'nin çocukluk dönemidir, emekleme asırlarıdır; İslam Düşüncesi'nin zirveye çıktığı, sadece düşünce alanında değil, bilim alanında da en özgün, en yüksek mahsûllerini verdiği asıl dönem ise Gazâlî sonrası asırlardır. Öyle ki bu asırlar, İslam Düşüncesi'nin -iddia edildiği gibi- zevâl değil, kemâl asırlarıdır! 


Bu hakikatin ısrarla görmezlikten gelinmesi siyasi maksatlıdır ve oryantalist proje, bidayetinden bu yana Selçuklu ve bilhassa Osmanlı dönemlerinin karanlıkta kalması için kasd-ı mahsusla Gazâlî sonrasını küçümsemekte, yazılan onbinlerce eserin üzerine küçücük bir ışık huzmesi bile düşmesini engellemek için var gücüyle çalışmaktadır. Ne yazık ki bu insanlar kendilerine İslam dünyasından taşeronlar bulmakta da hiç zorlanmamışlar, bu kasıtlı cehaletin (tecahülün) sözcülüğünü üstlenmekten ar etmeyen birtakım nevheveskâr yerliler de çıkmıştır. 

Osmanlı deyince akıllarına kardeş katlinden veya harem hikâyelerinden başka birşey gelmeyen bu zavallıların, kendi tarihleri hakkındaki olumsuz yargılarının ardında oryantalist projenin hiçbir ilmi mesnede dayanmayan indî iddiaları vardır. 
Askeri ve siyasi mağlubiyetlerinin tazminatını ilmi miraslarından vazgeçmekle ödeyebileceklerini sanan; kendi tarihine, kendi kültürüne, kendi ilmî-dinî geleneğine düşmanlık besledikçe, kendi benliğini inkar ettikçe ve ettiği takdirde adam olacağı yalanına inanan bu ben-idrakinden mahrum gürûh, Gazâlî sonrasını inkar etmekle, tanımadığı, anlamadığı, takdir etmekten aciz kaldığı bu ilim mirasını küçümsemekle ne denli büyük bir hata yaptığını fark edememektedir bile.(Keşf-i Kadîm, sf.46-47)

Alimlerimize göre bir şeyi bilmek iki çeşitle olur. Biri Nazar, diğeri Keşf.

Nazar eğer haber-i sadıka dayanıyorsa bu Kelam ilmi dairesine girer. Değilse Felsefe(Meşşailik, Aristoculuk) dairesine girer.
Keşf eğer vahyi esas alıyorsa bu Tasavvuftur. Almıyorsa Neoplatonculuk ve İşrakiliktir.

İşte Gazali bu noktada çok önemli bi işe imza atmıştır. Kendinden önce salt dini akideyi savunmaya dayanan kelamı eleştirmiş ve gereksiz olarak tanımlamıştır. İşte Gazali sonrası kelam artık gereksiz tartışmalardan ayrılmış ve İslam felsefesi haline gelmiştir.

Artık İslam Kelamı dörde ayrılmıştır;

1) Mebâdî (Aklî ilkeler, mantık)
2) Umûr-i Âmme (vücûd-u adem, mahiyet-hüviyet, vahdet-kesret, vs.)
3) Mümkinât (tabiat bilimleri: optik, astronomi, vs.)
4) Semiyyât (Sıfatlar meselesi, nübüvvât, mucive, vs.)

Görüldüğü gibi Gazali ve Fahreddin Razi'nin temelini attıkları yeni kelam aslında içinde bilime ait konuların da olduğu bir kelamdır.

Tabii bilim düşüncesine ait olan konular ilahiyata ait konulardan farklı bölümlerde işlenir...

Bizim ilahiyatlarda işlenen kelam sadece semiyyat kelamıdır...

Ayrıca genel halkta kelamın neyi işlediğini neyse de daha kelamın ne olduğundan bile haberi yoktur. Bunda ülkemizdeki Selefi ve Neoselefi(Kur'ancılık ve İslamcılık)akımı etkilidir.

Şimdi Gazali ve Fahreddin Razi'yi kavrayamayanlar Osmanlı'nın Eşari eğtimini akıl ve bilim açısından kötü birşey olarak görürler.

Dücane Hocamızdan iktibas yapalım meseleyle alakalı;

Osmanlı'nın, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethinden sonra Eşarî âlimlerin istilasına uğrayıp Eşarîleştiği iddiası, işte Kelam'ın İslam dünyasında Gazâlî'den sonra kazandığı formu bilmeyenlerin, anlamayanların uydurduğu bir iddiadan ibarettir. Çünkü Osmanlı dönemi İslam düşüncesi Kelâmî karakterdedir ve Osmanlı uleması Kelâm'da değil, Akide'de Eşarî veya Maturidîdir; ancak hepsi de Sünnî Kelâm geleneğinin mensuplarıdır. Nitekim Adududdin Îcî (Mevakıf), Seyyid Şerif Cürcanî (Şerh-i Mevakıf), Fenerîzâde Hasan Çelebi (bu şerhin haşiyesi) ya da Taftazanî (Şerh-i Mekâsıd), Ali Kuşcu (Şerh-i Tecrîd) Osmanlı Kelâmı'nın büyük ustalarıdır ve bir Eşarî olan Fahr'ur-Razî'nin izleyicileridir. 

I.Bayezid devrinde (1300'lü yıllarda) Molla Fenarî'nin derinleştirdiği evlekte yürüyen talebeleri Osmanlı topraklarında ve bâhusus Mısır'da cirit atıyorlardı. Böylelikle Osmanlı uleması, Mısır'ın fethinden çok önceleri medreselerin müfredatını bu sistem üzre teşekkül ettirmişlerdi bile. (Bu arada Hâşiye-i Tecrid medreselerini hatırlayınız.)
Eşarîlik ve Maturidîlik arasındaki farklara (furukât) gelince, bunlar furuâta dair farklar olup esasa dair değildir; tabir-i diğerle iki akidevî ekol arasında mahiyet değil, derece farkı vardır ve bu farklar bu âlimlerin aynı Kelâm sisteminin içinde birlikte hareket etmelerine mani olmamıştır. İmam Eşarî'nin zat-sıfat ayrımı yaptığı, İmam Maturidî'nin zat-sıfat 
ayrımı yapmadığı şeklindeki iddialar ise tek kelimeyle vehimdir ve hiçbir ilmî temeli de yoktur. 

Kelâm'la Felsefe arasındaki temel fark, bir Kâdir-i Muhtar Tanrı'yı merkeze alıp almamak meselesiyle alakalıdır. Bu bakımdan Maturidîler ile Eşarîlerin ortaklaşa inşa ettikleri Kelâm nazariyâtını yıkmak isteyenlerin Fransız oryantalizminin desteğindeki modernist saldırıyı püskürtmek amacıyla Maturidîliği bırakıp Eşarîliğe geçen Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi'nin müdafaasındaki asaleti fark edememeleri gayet tabiidir.
Eşarîlik-Maturidîlik meselesinde ve bâhusus aleyhinde bulunmanın marifet sayıldığı Kelâm İlminin sağlıklı bir biçimde anlaşılması konusunda daha ziyade tafsilât verilmesi gayet tabiidir. Müteferrik yazılarda bu tür meseleleri tafsilatıyla ele almayı münasip bulmamakla beraber, yine de bazı başlıklara işaret etmenin ve okuru piyasaya sürülen ucuz fikirlerin parlaklığına aldanmamaları maksadıyla uyarmanın faydadan hâli olmayacağına inanıyorum. Binaenaleyh ilmi mirasımızdan bî-haber olan geniş kitlelerin dahi bazı hakikatleri bilmek ve tedavülde olan fikirleri mukayese etmek hakkı vardır. 

Tarihi tamamen devrin ideolojik ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde çarpıtan bu söylem, bugün sadece popüler-bilim çevrelerinde değil, ilâhiyatçılar arasında da kendisinden kuşkulanılmayan bilimsel bir tespit değeri kazanmıştır. Sanırım dünyanın hiçbir yerinde, Râzî, Amidî, Taftazanî, Cürcanî, Mevlâna, Konevî, Sühreverdî, Simavî düzeyindeki ilim ve irfan devleri kendi çocukları tarafından böylesine beylik tahlillerle mahkûm edilmemiş ve bu denli aşağılanmamıştır.(Keşf-i Kadîm, sf.71) 


Gazali ve sonrası bilim düşmanı iddiasıyla o sonradan bizi koparıyorlar. Yoksa o sonrayi bir görebilsek her şeyin salt akılcılıktan ve bilimden ibaret olmadığını da kavrarız.

Gazali gibi bilginleri anlamak veya anlayamamak. Bunlar bir nev'i batıdan çok daha ileri olan kendi kaybolmuş düşüncemizi keşfetmekle alakalı...

**********

Ek okumalar;

İslam Biliminin Geri Kalış Sebepleri

Kayp Halka - İhsan Fazlıoğlu

Keşf-i Kadim - Dücane Cündioğlu

Yorumlar

  1. Peki o zaman İmam Gazali'den sonra İslam Dünyası niye hiç bilim adamı yetiştiremedi? İslam Dünyası bugün niye radikal islam olarak terörle birlikte anılıyor. Yanlışlık nerede? İslamı bu hale düşüren ne?

    YanıtlaSil
  2. Ahiret bilgisi okumak ve kitapla öğrenmekle değil, dünyadan uzaklaşıp içe yönelmek, peygamber, veli ve seçkinlerin yolunu tutmakla elde edilir.
    İbadetler ile uğraşanların geometri bilmesine ihtiyaç yoktur. “Bir evin hayat sahibi, kudretli, irade sahibi ve bilgili bir ustanın eseri olduğunu bilmek, o evin altıgen veya sekizgen olmasını bilmeye, tuğlalar ile tavan tahtalarının sayısını bilmeye muhtaçtır, denmesine benzer. Bu da saçmadır.
    İnsanın kalbine bilgiler beş duyu vasıtası ile gelir. Beş duyu ile ilgi kesilmelidir ki kalp gerçek manada sezgi ve keşfe ulaşabilsin.
    Gazali iştr böyle bir ilim anlayışına sahiptir.

    YanıtlaSil
  3. Gazali, İslam Filozoflarını acımasızca tenkid ederken Vahdet-i Vücud anlayışını görmezden gelir, tek kelime bile etmez. Kelime-i Tevhidi beğenmeyerek kendilerine has bir Rab anlayışındaki tasavvufa müsamahalı davranır. Tasavvufun iman ve Allah kavramı Kur'an ile uyuşuyor mu? Tasavvuf terimleri daima tevil edilir yahut da her kesin anlayamayacağı, içerisinde derin manaların gizli olduğu iddia edilir. Gazali Filozofları tenkid ediyorsa mutasavvıfların da İslam'a zıt fikir ve düşüncelerini eleştirmeliydi. O zaman objektif olduğunu anlayabilirdik.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder