Esrarlı Resimler

Esrarını Mesneviden aldım....Şeyh Galip


1952 yazının başında, tam bir tarih vermek gerekirse, haziranın ilk cumartesisinde, yalnız İstanbul'un ya da Türkiye'nin değil, Balkanlar ve Orta Doğu'nun en büyük batakhanesi, Beyoğlu'ndâ kerhaneler sokağından, İngiliz Konsolosluğu'na çıkan dar sokakların birinde açıldı. 

Bu mutlu tarih, aynı zamanda altı aydır süren iddialı bir resim yarışmasının da sonuçlanmasına denk düşüyordu. Daha sonraki yıllarda, Cadillac'ı ile Boğaz'ın sularında kaybolarak iyice efsaneleşecek olan zamanın en ünlü Beyoğlu haydutu, işletmesinin girişindeki geniş hole İstanbul resimleri yaptırmak istemişti çünkü.

Hayır, ünlü haydut bu resimleri İslâm'ın yasaklamaları yüzünden pek geri kaldığımız bu sanatı (resmi diyorum, orospuluğu değil) desteklemek için değil, zevk sarayına İstanbul'un ve Anadolu'nun dört bir yanından gelecek seçkin müşterilerine müzik, esrar, içki ve kızlar kadar İstanbul'un güzelliklerini sunabilmek için yaptırmıştı. 

 Ellerinde açıölçer ve gönyeler, Batılı kübik ressamları taklit edip köylü kızlarımızı baklava şekline sokan akademili ressamlar, yalnızca bankalardan sipariş kabul ettikleri için haydutumuzu geri çevirince, o da taşra konaklarının tavanlarını, yazlık sinemaların duvarlarını, panayırlarda yılan yutanların çadırlarını ve at arabalarıyla kamyonları şenlendiren ressamlara, tabelacılara, boyacılara haber salmıştı....

Aylar sonra ortaya çıkan iki zenaatkârın ikisi de, gerçek sanatçılar gibi, birbirlerinden daha iyi olduklarını iddia edince, haydutumuz bankalardan aldığı bir ilhamla ortaya yüklüce bir para  koyarak iki iddiacı ressam arasında 'En Güzel İstanbul Resim Yarışması'nı açmış, sarayının girişindeki karşılıklı iki duvarı hırslı zenaatkârlara vermişti. 

Birbirlerini kuşkuyla karşılayan ressamlar, daha ilk günden duvarlarının arasına kalın bir perde gerdirmişlerdi.
Yüz seksen gün sonra, zevk sarayının açılış gecesinde fitilli kızıl kadifeyle kaplı yaldızlı koltuklar,  Gördes halıları, gümüş  şamdanlar,  kristal vazolar, Atatürk fotoğrafları, porselen takımları, sedef kakmalı sehpalarla dolu giriş holünde aynı yamalı perde hâlâ duruyordu. 

Batakhanenin adı, resmi kayıtlarda Klasik Türk Sanatlarını Yaşatma Kulübü olarak geçtiği için, aralarında valinin de resmen bulunduğu seçkin kalabalığın içindeki patron, çuval bezinden perdeyi çekince, konuklar bir duvarda  'şahane' bir İstanbul resmi, öteki duvarda, o resmi, gümüş şamdanların ışığında, olduğundan daha da parlak, daha da  güzel, daha da çekici gösteren bir ayna gördüler. 



Tabii ki ödül aynayı koyan ressama gitti. Ama yıllar boyunca batakhaneye düşen müşterilerin çoğu duvarlardaki inanılmaz görüntülerle öyle  bir büyüleniyorlardı ki, her iki eserden de ayrı ayrı tatlar alarak, bu aldıkları tatların esrarını anlamak için  duvarlar arasında aşağı yukarı gidip gelerek  eserleri saatlerce seyrediyorlardı da.

Birinci duvardaki sefil ve hüzünlü sokak köpeği, karşısındaki aynada, hem hüzünlü hem kurnaz bir köpeğe dönüşüyor, tekrar birinci duvardaki resme dönüldükte, bu sefer, aslında, orada da kurnazlığın resmedildiği, üstelik köpekte insanı kuşkulandıran bir hareket de olduğu seziliyor, derken aynaya dönüp yeniden bakıldığında, hareketin anlamını sezdirecek başka bazı tuhaf kıpırtılar ve belirtiler görülüyor, ama bu sefer de iyice aklı karışan seyirci, bir koşu yeniden birinci duvara dönüp asıl resme bakmamak için kendini güç tutuyordu.


Bir seferinde, hüzünlü köpeğin gezindiği sokağın açıldığı meydandaki kör çeşmenin, aynada şakır şakır aktığını görmüştü yaşlı ve evhamlı  bir müşteri. Evde muslukları açık bıraktığını hatırlayan unutkan bir ihtiyarın telaşıyla tekrar resme döndüğünde, çeşmenin kuru olduğunu anlamış, yeniden aynaya dönüp suların daha da gür aktığına tanık olduktan sonra, buluşunu 'zevk kadınlarıyla' paylaşmak istemiş, ama resmin ve aynanın bitip tükenmeyen oyunlarını çoktan kanıksamış konsomatrislerin ilgisizliğiyle karşılaşınca, kendi kapalı hayatına, anlaşılamamakla geçmiş ömrünün yalnızlığına çekilmişti çaresizlikle....

Oysa sarayda çalışan kadınlar, konuya büsbütün ilgisiz olmadıkları gibi, iç sıkıntısıyla birbirlerine aynı masalları anlatarak pinekledikleri karlı kış gecelerinde, resmin ve karşısındaki aynanın ; sihirli oyunlarını misafirlerinin kişiliği konusunda eğlenceli bir mihenk taşı olarak kullanırlardı: Resimle aynadaki görüntü arasındaki esrarlı uyuşmazlıkları hiç farkedemeyen aceleci, duyarsız, telaşlı müşterileri vardı: Bunlar ya sürekli kendi dertlerini anlatırlar ya da birini diğerinden ayıramadıkları konsomatrislerden tek bir şeyi, bütün erkeklerin istediği o 'şey'i bir an önce elde etmeyi beklerlerdi yalnızca.

Aynayla resmin oynaşmasını iyice farkedip, bunu önemsemeyenler vardı; feleğin çemberinden geçmiş, hiçbir şeyi umursamayan ve korkulması gereken pervasızlardı bunlar.

Ya da çaresiz bir simetri hastalığına yakalanmış gibi, aynayla resim arasındaki tutarsızlığın bir an önce düzeltilmesini çocuk gibi tutturarak, huzursuzluklarıyla konsomatrislerin, garsonların, kabadayıların ensesinde boza pişirenler vardı. Bunlar, eli sıkı, hesaplı kişilerdi; ne içerken dünyayı unutabilirlerdi, ne de sevişirken; her şeyi bir düzene sokma saplantıları onları başarısız bir dost ve başarısız bir âşık yapardı yalnızca....

Saray sakinlerinin aynanın ve resimlerin cilvelerine alıştıkları bir zamanda, parasının gücünden çok koruyucu kanatlarının şefkatiyle pavyonu sık sık şereflendiren Beyoğlu komiseri, birinci duvarda karanlık bir sokakta eli tabancayla resmedilmiş kabak kafalı karanlık kişiyle, aynada göz göze geldiğinde onun yıllardır çözümlenememiş ünlü 'Şişli Meydanı Cinayeti'nin katilinin ta kendisi olduğunu anlamış, duvara aynayı yerleştiren sanatçının esrarı bildiğini ileri sürüp, kimliği konusunda soruşturmaya girişmişti.

Kaldırımlardan akan kirli suların köşebaşlarındaki ızgaralara bile ulaşamadan buharlaştığı sıcak bir yaz gününün yapış yapış gecesinde, babasının Mercedes'ini parkedilmez levhasının önüne bırakan bir ağaoğlu, aynada gördüğü İstanbul'un bir kenar  mahallesindeki halı dokuyan iyi ev kızının, yıllardır arayıp da bulamadığı gizli sevgilisi olduğuna hükmetmiş, ama resmin  kendisine döndüğünde, orada babasının köylerinin birinde yaşayan mutsuz ve renksiz kızlardan biriyle karşılaşmıştı yalnızca...

Daha sonraki yıllarda, Cadillac'ını atını sürer gibi Boğazın akıntısına sürerek dünyanın içindeki diğer dünyayı keşfedecek patron için ise, bütün bu tatlı şakalar, hoş rastlantılar ve dünyanın içindeki esrar, ne resmin, ne de aynanın birer oyunuydu; esrardan ve rakıdan kafaları bulan müşteriler mutsuzluğun ve hüznün bulutlarına çıktıkları bir ara, kafalarının içindeki eski ve mutlu bir dünyayı keşfediyorlar, bu kayıp cennetin esrarını bulmanın çocuksu sevinci içinde, hayallerindeki muammaları gözlerinin önündeki suretlerle karıştırıyorlardı.
Bu sağlam gerçekçiliğine rağmen, ünlü haydutun,  pazar sabahlan, yorgun anneleri kendilerini sinemaya götürsün diye bekleyen pavyon kadınlarının çocuklarıyla birlikte, tıpkı gazetelerin pazar ekindeki bilmeceyi çözer gibi,  'İki Resim Arasındaki Yedi Farkı Bulalım' oyununa neşeyle katıldığı da görülmüştü....


Ama farklar, anlamlar, şaşırtıcı değişiklikler yedi değil, sonsuzdu...  Çünkü birinci duvardaki İstanbul resmi, her ne kadar teknik açıdan at arabası ya da panayır resimlerini hatırlatıyorsa da, ruh açısından gölgeli karanlık ve ürpertici gravürleri, konunun ele alınışı bakımından da zengin bir freski çağrıştırıyordu. Bu freskin üzerindeki iri bir kuş, aynada efsanevi bir kuş gibi ağır ağır kanat çırpıyor, eski ahşap konakların boyasız cepheleri, aynada korkunç yüzlere dönüşüyor, bayram yerleri, atlıkarıncalar aynada kıpırdanıp renkleniyor, bütün o eski tramvaylar, at arabaları, minareler, köprüler, katiller, muhallebiciler, parklar, kıyı  kahveleri, şehir hatları vapurları, yazılar, sandıklar bambaşka bir âlemin işaretleri olup çıkıyorlardı.

Ressamın tatlı bir şakayla, kör bir dilencinin eline tutuşturduğu bir kara kitap, aynada ikiye ayrılmış, iki anlamlı, iki hikâyeli bir kitaba dönüşüyor, birinci duvara dönüldüğünde kitabın baştan sona tek bir kitap olduğu, esrarının da içinde kaybolduğu anlaşılıyordu. Panayırlardaki eski eserlerinin anılarıyla ressamın, birinci duvara kırmızı dudaklı, baygın bakışlı, iri kirpikli resmini çizdiği sinema yıldızımız, aynada bütün  bir milletin yoksul düşmüş iri göğüslü anasına dönüşüyor, ilk duvara dönen bulutlu bakışlar, ananın ana değil, yıllardır yatılan evli karı olduğunu dehşet ve zevkle farkediyordu.

Ama sarayın ziyaretçilerini asıl dehşete düşüren şey, ressamın eserinin her yerine kıpır kıpır yerleştirdiği o bitip tükenmeyecek gibi çoğalan insanların, köprüleri dolduran korkunç kalabalıkların aynadaki yüzlerinde beliren yeni anlamlar, tuhaf işaretler, bilinmeyen dünyalardı. Resme bakıldığında, dertli, kederli, sade bir vatandaş  olarak ya  da hayatından memnun çalışkan ve fötr şapkalı bir kişi olarak görülen birinin yüzünün, aslında aynada gözüktüğü gibi bir haritanın, bir esrarın ya da kaybolmuş bir hikâyenin izleriyle kaynaştığını sezmek, kadife koltuklar arasında gidip gelen ve bir ileri bir geri yürürken kendi görüntüsünün de aynanın içine yerleştiğini anlayan kafası bulutlu saray ziyaretçisinde, kendisinin de pek az seçkin kişinin bildiği bir sırrın farkına varmış biri olduğu hayâlini uyandırırdı.

Konsomatrislerin paşa gibi davrandıkları bu kişilerin, resmin ve aynanın arkasındaki sırrı çözene kadar rahat durmadıkları, esrara, muammaya bir çözüm yakıştırana kadar nice yolculukları, serüvenleri,  kavgaları  göze aldıkları  herkesçe bilinirdi.
Yıllar sonra, pavyon patronunun  Boğaz sularının  bilinmezliği içinde kaybolmasından da yıllar sonra, gözden düşen pavyona gelen Beyoğlu komiserinin de, bu huzursuz kişilerden biri olduğunu, yaşlı konsomatrisler kederli yüzünden hemen anladılar....

Eski ve ünlü 'Şişli Meydanı Cinayeti'nin sırrını çözmek için yeniden aynaya bakmak istiyormuş bu adam. Ama bir hafta önce, kadın ya  da para meselesinden çok, işsizlik ve iç sıkıntısından çıkan bir kabadayı  kavgasında iri aynanın kavgacıların üzerine şan-gırdayarak, parça parça inip kırıldığını  söylemişler ona. Böylece, emekliliğin eşiğindeki komiser, cam kırıkları arasında, ne faili bilinmeyen cinayeti, ne de aynanın arkasındaki sırrı anlayabilmiş.

                    Kara Kitap-Orhan Pamuk

Yorumlar